Nemli Ağustos sıcağının nefes almayı zorlaştırdığı bir öğle üzeri ulaştık Türkiye’yi Gürcistan’a bağlayan Sarp sınır kapısına ... Doğu Karadeniz’in, parçalı bulutları “Yağsam mı yağmasam mı” deyip duruyor ve güneş, o bulutlardan kurtulduğunda dayanılmaz bir hal alıyordu. Yapış yapış olmuş bedenlerimizle yöneldiğimiz resmi binalarda, Türk gümrük ve güvenlik görevlilerinin birkaç dakikada bitirdiği çıkış işlemi, bir Gürcü görevlinin ortalıktan kaybolması nedeniyle yarım saat kadar sürüyor ve çok merak ettiğimiz Gürcistan topraklarına, azıcık “sinirli” bir ruh haliyle vasıl oluyorduk.

Gürcistan tarafında bizi, Türkçe “Taksi lazım mı” diye soran bir grup Gürcü şoför karşılıyor, üç kişilik minik bir kafile olduğumuzu görünce dağılan gruptan biri peşimize takılıyordu. Sevimli şapkası, dökük dişleri ve Karadeniz şivesiyle konuştuğu Türkçe’siyle bizleri Batum’a götürmeyi öneren Remzi Kachailişi, 10 Dolar’lık ilk teklifini 7 Dolar’a indirmişti bile .. Yoksul ama temiz kıyafeti içerisinde, uysal ve muhtaç tavrını pazarlık boyunca sürdüren Remzi Kachailişi, elimle yaptığım “3 Dolar” işaretini görünce çileden çıkıyor ve tepkisini, etkili olacağını düşündüğü biçimde dile getiriyordu : “Siz nasıl Müslümansınız daa?”

6’sı gidiş 6’sı dönüş toplam 12 Dolar’a bağlanan pazarlık sonucunda Remzi Bey’in arabasına biniyor ve yola koyuluyorduk. Remzi Bey, bir yandan eski ve külüstür arabasını kullanıyor, bir yandan da güzergâh üzerinde yer alan tarihi eser, bina vs. hakkında bilgiler veriyordu. Çoruh nehri üzerinden geçerken, tanımlanması zor duygular yaşıyorduk. Türkiye’den sadece 15 dakika uzakta ama başka bir ülkede; Türkiye’nin bağrından çıkan suyun üzerindeydik işte ..

İsmimin zor olduğunu, bana “Ali” diyeceğini söyleyen Remzi Bey, Batum’a yaklaştığımızda çoktan “Remzi Baba” olmuştu bile. Dünyanın ikinci büyük botanik parkını gezme talebimizi, “Bu paraya olmaz daa” biçiminde yanıtlayan Remzi Baba’yı, “Bizi gün boyu dolaştır, seni üzmeyecek bir ücret öderiz” diyerek ikna ediyor ve botanik parkın kapısına ulaşıyorduk. Remzi Baba, kapıdaki görevlilerin talep ettiği ücreti fazla bulunca, görevliler, yeni tarifenin de yer aldığı bir genelgeyi getiriyor, parayı ödeyip makbuzumuzu alırken, yolsuzluk ve rüşveti soruyorduk. Günde ortalama 15-20 dolar hasılat yaptığını – Bize abartılı gibi gelse de - söyleyen Remzi Baba, “Şaakaşvili rüşvetçileri dutiy (Yakalıyor) ama bir Şaakaşvili ne edecek daa ?” diyordu.

Remzi Baba, hızlı ve bol fotoğraflı botanik turunun zorunlu “Arabaya su koyma” molası sonrasında önümüze çıkan köpeğe “Çekil daa” diye sesleniyor, “Köpek Türkçe bilmez” şeklindeki uyarımızı ise, “Köpekler her dili bilir” diye yanıtlıyordu ... Parktan çıkmak üzereyken Remzi Baba’nın yaşlı külüstürü stop ediyor, akıllarımıza “Acaba bu ıssız yere bilinçli olarak mı getirildik ?” sorusu geliyordu. Derhal arabanın altına yatan Remzi Baba, çıkan yakıt hortumunu takıyor, elbirliğiyle iterek çalıştırdığımız arabaya binip Batum’un yolunu tutuyorduk.

Karnımız acıkmıştı ve limanda dizi dizi sıralanan kafeler bizi bekliyordu. Biralarımızı yudumlayıp bir şeyler atıştırırken, bir yandan da Remzi Baba ile sohbeti koyulaştırıyorduk. 54 yaşındaki Remzi Baba’nın 52 yaşındaki eşi ev kadınıydı, 19 yaşındaki kızı ise Tarih bölümünde, Türk tarihi okuyordu. İki kola içip, doymadığı halde yemeğini nezaketen yarım bırakan Remzi Baba, gözlerini kaçırarak “Eskiden maaşımızı alınca, uçakla Moskova’ya gidip restaurantta yemek yiyebilirdik. Şimdi nerde ?” diyordu.

Bir zamanların anlı şanlı Batum’u yorgun, bitik ve haraptı ..
Sovyet rejiminin olmazsa olmazı olağanüstü altyapı, yoksulluğun karşı konulmaz yıpratıcılığına teslim olmuştu ve Batum, savaş sonrasının Beyrut’unu anımsatıyordu. Görkemli yapılar, yıllara ve Karadeniz’in nemine direnememiş, bulunamayan dış cephe kaplamalarının yerine kullanılan saç levha ve tenekeler ise pas içerisindeydi .. Eski Sovyet coğrafyasının diğer kentleri gibi Batum’un da boynu büküktü ve Remzi Baba’nın, Remzi Baba’ların, konuşurken gözlerini uzaklara kaçırması boşuna değildi...

Akvaryum gezisi ve kent turunun ardından ayrılık vakti gelip çatmıştı bile .. Sarp’ın Gürcistan tarafındaki bir plaj-kafede dondurmalarımızı yiyip Remzi Baba’yı epeyce sevindiren taşıma ve rehberlik ücretimizi de ödedikten sonra, Hopa’nın yolunu tutuyorduk .. Remzi Baba’yı tanımanın ve onu mutlu etmenin sevinci, milyonlarca mutsuz Remzi Baba’nın varlığını anımsamamızla azıcık gölgeleniyor ve kulaklarımızda Remzi Baba’nın sesi çınlamaya devam ediyordu : “Eskiden her şeyimiz vardı ama özgür değildik. Şimdi özgürüz ama hiçbir şeyimiz yok” ...

Sahi, neydi özgürlük ?