Haldun Karabudak

Haldun Karabudak

21 Mart 1960 Sivas doğumlu. Ankara Üniversitesi SBF Basın ve Yayın Yüksek Okulu Radyo-Televizyon Bölümü'nü 1981 yılında bitirdi. 1985 – 1994 tarihleri arasında TSK Foto-Film Merkezi’nde yönetmen olarak çalıştı, “Silahlı Kuvvetler Saati”ni hazırladı.

“DÜNYA”

  • 13 Haz 2009

 

 

                                                             Çevre Günü İçin

Hey gidi koca dünya

milyonlarca yıllık ömrünün en karanlık günlerinde,

bize rağmen

yine de bizimle birlikte idrak ettiğin yeni yaşın kutlu olsun ..

Kirlilikten göz gözü görmez,

sağlam tek bir akciğerin bile kalmamışken soluk alacak,

bize “dur” diyecek dillerin lâl,

ve iki yanına düşmüş kırık kolların ..

Bizse,

hem serçe kadar kalmış yüreğinin alıcı kuşları,

hem de leş kargalarıyız

                              çıkmayan canını sabırsız bekleyen ..

Artık sabaha hiç dönemeyecek bir gecenin orta yerinde,

kendi ipini yağlayan cellat gibiyiz ..

Sana reva gördüğümüz hiçbir kötülüğü yakıştırmadık kendimize ..

Senin milyonlarca yıldır üzerine titrediğin gençliğini,

kısa ömürlerimiz uğruna feda ettik ..

Kendi küçük mekânlarımızda

ve

tek tek yarattığımız pisliklerin,

kocaman çöplükler haline geldiğini bir türlü göremedik ..

Dünya çok büyüktü ve zaman uçsuz-bucaksızdı ..

Bize emanet ettiğin herşeyi, değme mirasyediye taş çıkartırcasına

harcadık : Dilsizdin ve elin-kolun bağlıydı ..

Her sabah yeni güneşler doğurdun bize ..

Rüzgarını seferber edip havamızı,

dalgalarını konuşturup denizimizi pir-u pak ettin ..

Kesip bozkıra,

yakıp küle çevirdiğimiz bedeninden

yeşil olup yeniden fışkırdın ..

Sen inatçıydın belki ama, bizim de senden aşağı kalır yanımız yoktu .. Seni yok etmek pahasına, egemenliğimizi sana kabul ettirmeye kararlıydık. Güneşini, rüzgarını ve suyunu kullanmaya başladık .. Onları, bitip tükenmek bilmeyen gereksinmelerimiz için enerjiye, güce çevirdik. Elde ettiğimiz gücü seninle başa çıkmak için kullanıp, ortaya çıkan artıkları yine senin başına bela ettik ..

Yetmedi ..

Milyonlarca yıllık tarihinin mezarlarına el attık .. Bedeninin derinliklerini oyup, senin ve bizim ortak geçmişimizin kalıntılarına ulaştık. Kömür kömür , petrol petrol yaktık seni. Biz ısınırken senin için titriyor, sen, damarlarından emdiğimiz sıvıyla yavaş yavaş ölürken, biz makinelerimize can veriyorduk ..

Havadan, denizden, karadan ve yerin altından kuşatılmıştın ..

Almadan vermek Tanrı’ya mahsustu ve milyonlarca kemirgeni, milyonlarca yıldır besleyen bedenin, artık iflas etmişti .. Suskunluğunu bozma zamanıydı ..

Öfken de, suskunluğun gibi görkemli oldu ..

Yağmurun tufana, rüzgarın kasırgaya, sele, depreme dönüşürken, başını ellerinin arasına alan “uygarlık”, “düşünüyordu”. Yıllardır kendi gücünü senin üzerinde deneyen insanoğlu, öfken karşısında yerle bir olan “eserlerinin” başında, çaresizdi .. Ne var ki, ölümcül bir hastanın “ötanazi” isteğine benzeyen öfken, kimilerine ders olmamışa benziyordu .. Birileri, seninle uzlaşmak yerine sana kafa tutmaya devam ediyordu ..

“KİMLİK”

  • 13 Haz 2009

 

 

                                                                                                                             Kadınlar Günü İçin-2

Her şey kadınların bugün ve her şey kadınlar için...

23 Nisan’da çocuklara, 19 Mayıs’ta gençlere “temsili ve geçici olarak” terk ettiğimiz “hükümranlık alanlarımızı” bugün de, kadınlara “bahşediyoruz” .. 23 Nisan’lardaki kadar yalancı, 19 Mayıs’lardaki kadar riyakârız ..

Sevgili ya da ana gibi “ilave” kimliklerle sözüm ona onurlandırdığımız ve “lütfettiğimiz” bu kimliklerin dışında bizatihi var olan “asli” kimliklerini unutturmaya çalıştığımız kadınların günü bugün. Kadınlar, egemen ve iki yüzlü erkek dünyasının kapısını bir kez daha çalarken, “lütfedilen” ve “bahşedilen” in ötesinde şeyler istiyorlar. Sevgililer günüyle anneler gününün arasında yer alması “uygun görülen” bu günde kadınlar, sahtekarca yücelttiğimiz eşlik ve annelik rollerinin kıskacından kurtulmanın kavgasını veriyorlar ..

Bizlerse, kendi sevgi anlayışımıza mecbur ve dört duvar arasına mahkum ettiğimiz kadınlara “iade-i itibar” derdindeyiz. Yüzyıllardır sözünü bile etmediğimiz itibarı da yine bize yaraşır bir riyakârlıkla ve “yasal metinlerle” geçiştirmenin hesabını yapıyoruz. Toplum yapımızla örtüşmeyen yasaların girdabında nefes nefese yaşadığımız yıllar çok uzaklarda kalmış gibi, bitmek bilmeyen bir açlıkla yeni yasalar üretiyor, üretiyor, üretiyoruz.

Eşe, “karı” demeyi yasaklıyor, “erkeğin şeytanı karı” atasözünü işimize geldikçe kullanıyoruz ..

Yasa tasarılarıyla erkeğin aile reisliğine son verirken, kadınlarımıza, “erine göre bağla başını, kazanına göre kaynat aşını” diyoruz.

“Boşanmada mallar eşit paylaşılacak” hükmünü getiriyoruz ama, “Kadının şamdanı altından olsa, mumu dikecek erkektir” demeyi ihmal etmiyoruz ..

Kadın kimliğini istiyor, biz yasalar üretiyoruz ..

Sonra da, ürettiğimiz yasaların, yüzyıllardır ürettiğimiz yanlışları düzeltmesini bekliyoruz. Riyakâr olduğumuz kadar safdilliyiz de ..

“On beşindeki kız, ya erde gerek ya yerde” diye evlendirmeye kalktığımız genç kızlarımıza, “Sevip dostuna, boşanıp kocana varma” yollu öğütlerle sevdalanmayı da yasaklıyoruz. Sözümüzün dışına çıkanları da, töre töre boğuyoruz Fırat’larda ..

Erkeğin yaptığı zinayı da boşanma sebebi olarak kabul ederken, genelevlerdeki yasal zinayı “toplumsal  subap” diye niteliyoruz. Kendi koyduğumuz yasalara ilahi bir anlam yüklüyor ve biat ettiğimiz yasaların tartışılmasına bile izin vermiyoruz ..

Kadınlar, “mutfak tamam, sıra siyasette” diyor, biz kadınların anamız ya da eşimiz olarak kalmasını istiyoruz ..

Çünkü kadınları sadece ana ya da eş olarak seviyoruz ..

Kadınlar toplantı izni istiyor, biz Onlar’ dan “akli yeterlilik belgesi” istiyoruz.

Kadınlar kimliklerini istiyor, biz Onlar’ ın olmadığı meclislerde, “Onlar adına” yasalar üretiyoruz ..

Kadınlar seslerini yükseltiyor, biz hâlâ duymuyoruz ..

 

 

                                                                                                                     Kadınlar Günü İçin

Bilirim çok seversiniz beni.

Benim hiç anlayamadığım bir dille anlattığınız sevginizin büyüklüğü, benden aldıklarınızı karşılar mı bilinmez, yere göğe sığmayan sevginizi ifade edecek söz bile bulamazsınız çoğunlukla. Öylesine büyük bir sevgidir ki söz konusu olan, bana konduramadığınız her şeyi benim adıma yapar, sınırlarını sizin çizdiğiniz yaşam alanında sadece sizin için yaşamamı istersiniz ..

Çok seversiniz beni ..

Öylesine seversiniz ki, sözüm ona kötülüklerin hüküm sürdüğü dış dünyaya karşı korunmamı siz üstlenirsiniz. Örneğin okula göndermezsiniz ve ülke nüfusunun yarısını oluşturan kadınların üçte birini cahil bırakırsınız. Benim cehaletim, sizi daha da egemen kılar ve benim adıma kararlar almaya devam edersiniz ..

Birlikte yaşadığımız, birlikte yaşamaktan başka seçeneğimizin bulunmadığı dünyanın bütün kurumlarında sizin sesiniz duyulur. Dünya parlâmentolarında 10 erkeğe karşı 1 kadın yer alırken, bizim ülkemizde bu oran 100’e karşı ya 2  ya da 3’tür. Dünyadaki işlerin yüzde 70’ini ben yaparım ama, refahtan aldığım pay bir türlü yüzde 1’den öteye geçemez. Kadın nüfusun üçte birinin istihdam edildiği Türkiye’de, çalışan kadınların ancak üçte biri sosyal güvenlik kapsamındadır …

Ben, resmi kayıtlara ve istatistiklere girmeyen işlerle uğraşırım. Siz, nüfusunun yarısı kadın olan ülkeyi yönetirsiniz, ben evi çekip çeviririm. Siz devletin işlerini birbirine karıştırırsınız, ben yemek tenceresini karıştırırım. Siz trilyonlarla ifade edilen bütçelerle uğraşırken, ben minicik mutfak bütçesini denkleştirmeye uğraşırım. Siz, büyük dertlerinizin neden olduğu sıkıntılarınızı eve taşırsınız, ben kendi dertlerimi bir kez daha unuturum ..

Çok seversiniz beni ve kasabın sevdiği post misali yerden yere vurursunuz. Vurulan her tokat, kendi aczinizin ifadesi olarak insanlık onurunu yaralarken, son bir yılda karısını döven erkek sayısının 1 milyonu aştığı yazılır gazetelerde. Kadın sığınma vakfına başvuran kadınların yüzde 46’sı balayı döneminde, yüzde 1.3’ü ilk hamileliğinde, yüzde 10’u da doğumdan hemen sonra tanışmıştır koca dayağıyla ..

Okumuş yazmış ve sözüm ona kadından fersah fersah ileride olan erkeğin, aslında ne denli ilkelleşebildiğinin  göstergesidir dayak. Zaman zaman satır, sopa, bıçak gibi aksesuarlarla zenginleştirilen şiddet, aşağılayıcı sözlerle duygusal boyuta uzanır ve fiziksel yaraların yanı sıra, yürekte de silinmez  izler bırakır. Ardından gelen cinsel şiddet ise, ilkelliğin ulaşabileceği en son noktadır. Eşini döven erkeklerin yüzde 29’u dayaktan sonra zorla cinsel ilişki kurarken, kadının düştüğü durum bir yana, erkeğin durumu hem tıbbın, hem de hukukun masasına yatırılmalıdır ..

Seversiniz beni ..

Bu garip sevgi ve onun en az kendisi kadar garip tezahürü, aramızdaki uçurumu derinleştirirken, siz bir 8 Mart’ı daha geleneksel biçimde geçiştirmeye uğraşırsınız. Aman olay çıkmasın diye alanları kapatır, olayları engelleyecek önlemleri almak yerine, bize yasakladığınız yerlerde siz boy gösterir, siz nutuk atarsınız. Kurduğunuz cümlelerde ve kuracağınızı vaat ettiğiniz yarınlarda bol miktarda yer alan kadın, egemen olduğunuz dünyada ne yazık ki yoktur ..

Şimdi seçim vaktidir ve, hazır 8 mart gelmişken kadınlara duyulan ihtiyaç bir kez daha gündemdedir. Kadınlara yönelik  vaatler, kadının bulunduğu olumsuz konumu belgelerken, vaat sahiplerinin kötü sicilini de  gözler önüne sermektedir. Dünyanın yarısı, diğer yarısı tarafından yönetilmekte ve dünya, tek ayak üzerinde bekleyen cezalı öğrenci durumundadır. Erkekler, egemenlikleri kadar, egemenliklerini sürdürmekte kullandıkları yöntemleri de gözden geçirmelidirler. Kocanın vurduğu yerden gül değil, nefret yeşermektedir ..

 

 

                                           Körfez Depreminin 1. Yıldönümü İçin

Göz pınarları, çoktan kurumuştu aslında ..

7 nokta 4 büyüklüğündeki acıyla dağlanan yürekler

                                            için için kanarken,

düştüğü yeri yakan ateş,

çoktan küllenmişti

kendi derdinden ötesine yanmayanların yüreğinde ..

O kül ki,

nicedir

ölü toprağı misaliydi kimilerinin üzerinde ..

Alın yazısı deyip geçilemeyecek bir sessiz ölümdü yaşanan ..

Sevgileri

kavgaları

sabah uyanmak üzere sığınılan uykuları

ve

bir komşu ziyaretinin sıcaklığını barındıran evler mezar,

ölüm

tek egemeniydi 17 Ağustos gecesinin ..

17 Ağustos,

uykusuz gecelerin ilki

ve

nice mumları söndürecek bir yatsı vaktiydi ..

17 Ağustosun yıldönümünde yanan mumlar,

bir felaketin pazara çıkardığı ipliklerin bir daha gizlenmemesi

ve yalancıların

cümle vakitlerini yatsıya çevirmek içindi ..

Saatler üçü iki geçeyi gösterirken sokakları dolduranlar,

kolay unutan,

kolay uyuyan insanlar olmak  istemeyenlerdi ..

Körfez gecelerinde

tam bir yıldır kol gezen korku,

uykuları zaten haram etmişti ..

İbret misali enkazlar ise,

Unutkanlık karşıtı anıtlar gibi

dimdik ayaktaydı ..

Sadece

erken sona eren ömürler,

ömre bedel sevgiler,

ya da sevgililer değildi yitip giden ..

Listesi o kadar uzun

ve

o kadar yerine bir şey konulamazdı ki yitirilenlerin,

vaktinden önce solmuş gül gibiydi

geride kalan ve

yaşama tutunmaya çalışan ömürler ..

Ölen öldüğüyle

ve

samur kürk olsa kimsenin dönüp de bakmayacağı suçlar

birilerinin yanına kâr kalmasın diye ayakta,

uyanık

ve öfkeliydi sokaktakiler ..

Yakılan mumlar,

gökte aranan suçluları

kimi gözlere aşina kılmak için ışıl ışıldı ..

17 Ağustosta enkazlara yöneltilen sorular,

17 Ağustosun yıldönümünde tekmil deprem bölgesinden yükseliyordu :

Bir yerlerde, bu soruları duyacak birileri var mıydı ? ..

 

 

                                                 Körfez Depreminin 100.Günü İçin

Çoktan unutmuşum uykuyu ;

100 bilmem kaç gecedir gözüm açık

ve

koynundayım karanlığın ..

avucumda sımsıkı yalnızlık,

ıssız gecelerin yareni parlak yıldızların

bir bir kaybolduğu geceler,

iliğime işler, canımdan bezdirir şimdi ..

Alt üst olmuş hayatım

ılık esen rüzgara muhtaçken,

fırtına teslim alır

yarınımın cılız temellerini.

İnsafsız yağmur

sel olur katar umutlarımı önüne ..

Sel gider ama,

kalan kum değildir depremzedenin çadırında.

Yağmurun çarpıp çıktığı kapıdan, kar girer ..

Lapa lapa yağışına şiirler yazılan,

baharda doğayı yeniden doğuran

bereketin simgesi kar değildir yağan.

Dondurur, buz keser kara kış.

Kar çatıya değil,

yüreğe yağmaktadır ..

Bir yanım donar,

bir yanım alev alevdir deprem çadırında ..

Nedendir, nasıldır bilmem

bir türlü gelmez

benim için yollanan soba.

Ya soğuktan donmak,

ya da ölüm tehlikesini çadıra sokmak kalır önümde.

Çadır tutuşur,

bebeğim yanar karın üstünde ..

Ağlarım,

göz yaşım içime akar.

Göz yaşım gibi,

100 bilmem kaçıncı gecenin donduran ayazında,

yıldızsız gök yüzünün bile duyduğu

suskunluğumun sesini duymak istemeyenleri de

içime atarım ..

Başıma yıkılan evimden sonra,

karabasana dönüşmüş karakışın altında kalsam da,

bilirim

benim için atan yürekleri ..

Bunca enkazın altından nasıl çıktıysam,

öylece bilirim

sesime kulak verenleri.

100 bilmem kaçıncı gecenin koynunda,

karda yanan yüreğimi görmeyenlere sırtımı çevirir,

beni unutmayanlara bağlarım umudumu …

BİR UCU ÖLÜM

  • 13 Haz 2009

 

 

                                                             Körfez Depremi İçin

Bir yanı ölümdü Körfezin,

ölümün uzanamadığı ücralara sıkışmıştı küçücük umutlar ..

Oğuldu umudun adı,

evlattı.

Ana-baba,

ya da sevgiliydi  umut ..

3’ü 2 geçe duran saatler, bitiremedi umutları ..

Umutların en büyük düşmanı,

durmayan saatler ve

geçip giden günlerdi ..

Yelkovan akrebin peşindeydi,

ölüm umudun ..

Saat saatin,

gün günün ardına sıralandı ..

Gün çöktü omuzlara,

daha bir hızlı geçmeye başlayan saniyeler,

zaman zaman yıllar kadar uzadı.

Biriken günlerin altında kalan umut,

azaldı, azaldı, azaldı ..

Ölümün sarıp sarmaladıkları için

Ölümün adıydı deprem.

Umudun

ölümün pençesinden çekip aldıkları için ise,

gelecekte kozların paylaşılacağı

ve

mutlaka yenilmesi gereken bir düşmandı ..

Şans,

ne büyük ikramiyeydi Körfez’de,

ne de çok aranılıp da bulunanı anlatıyordu ..

Şans yaşamaktı,

şanssızlığın karşısında,

ölümün adı yazılıydı ..

Kısa sessizlikler,

kısa sesler duymanın umuduydu Körfezde.

Bir küçük tık sesi,

artık mucize sayılan,

geçen günlerin ardından artık olağan sayılmayan

ve

her şeye rağmen kulak kabartılan,

yaşama dair bir küçük sesti beklenilen ..

Bir yanda ölüm vardı,

yaşamdı

45 saniyelik  sarsıntıdan miras kalan ..

Kim bilir nice yıllara uzanacak,

kimi ne kadar sarsacaktı artçı-ruhsal sarsıntılar ..

Bir yanında ölüm vardı Körfezin,

bir yanında yaşam ..

Bir yanda analar, babalar vardı,

bir yanda çocuklar,

çocuklar,

çocuklar ..

 

 

                                                                                                                      Babalar Günü İçin

En sonunda sıra sana da geldi ..

Yaşamına bizler girdik gireli hep öyle olmuştu zaten. Ailemizin gereksinmeler listesinde senin adın, hep sonlarda olurdu. Öncelik, tartışılmaz biçimde çocuklarınındı. Sonra kadınının, hatta aile büyüklerinin gereksinmesi karşılanır, en sonunda ve mutlaka gerekliyse sıra sana gelirdi ..

Seni çok fazla yaşayamazdık ..

Zamanının çoğunu ayırdığın işlerin hiç bitmezdi ve işlerin bizden daha önemli olmalıydı. Küçük kafalarımızdaki “iş” olgusuna düşman bile kesilirdik. Çalışma yaşamının senin için, bizim bitip tükenmeyen gereksinmelerimizi karşılamanın yolu, bizim için ise seni bizden koparan kıskanç bir üvey kardeş gibiydi ..

Seni çok sever, senin de bizi çok sevdiğini bilirdik ..

Ne var ki senin sevgin, bizi çok uğraştıran, çözmek için yoğun çabamızı gerektiren bir bulmaca gibiydi. Yorgun yüzünü ve genellikle çatık kaşlarını aşıp sana ulaşamazdık. Annemiz, bizim için çok para kazanman gerektiğini söylerdi. Sen para kazanırdın, biz seni özlerdik ..

Seni, devlet büyüklerine benzetirdik. Onlar da hiç gülmezlerdi ve hep ciddi şeylerle uğraşırlardı. Sen bizim için çalışırdın, onlar ülkemiz için çalışırlardı. Alelacele yenilen akşam yemeklerinden sonra, senin dinlenmen gerekirdi. Biz fısıltıyla konuşur, ayak uçlarımızın üzerinde dolaşırdık ..

Bayramları çok uzun olmayan tatilleri, seninle birlikte olmak için de özlerdik .. Ancak o günlerde bizimle konuşmaya ve ilgilenmeye zaman ayırabilirdin. Ne ki yıldırım hızıyla akıp giden günler çabuk tükenir, sen yaşam kavganla, biz sensizliğimizle baş başa kalırdık ..

Karnımız tok, sırtımız pekti .. Elinin erdiğince hiçbir eksiğimizin olmamasına gayret eder, çoğunlukla başarırdın da .. Ama eksik olan bir şeyler vardı .. Biz, senin parandan daha çok sevgine muhtaçtık. Sen, her türlü dünya meşakkatine galip gelirken, yüreğinin baş köşesinde var olduğunu bildiğimiz sevgiyi göstermekte zorlanıyordun ..

Yaşlılık vardı, hastalık, ölüm vardı ..

Sen, ömrünün tümünü bize adamış, ve sanki bir kez daha yaşayacakmış gibi umarsız didiniyordun. Boyuna gelmiş çocukların, hatta onların çocukları bile çabalarını durduramıyordu. Ama değişiyordun da .. Yaşlandıkça sen de bir şeylerin farkına varıyor, çocuklarına gösteremediğin sevgiyi hiç değilse torunlarından esirgemiyordun ..

Biz mi ?

Ne bir eksik ne bir fazla .. “Çocuklarımızın geleceği” uğruna kendi yaşamlarımızı görmezlikten gelmeye devam ediyoruz .. Sınavdan sınava, kurstan kursa koşturduğumuz çocuklarımızın sevgiye aç olduğunu biliyor, onlara “fırsatlar ve olanaklar” veriyoruz. Bugün de, Anneler gününde, sevgililer gününde ve doğum günlerinde yaptığımız gibi ceplerine para koyup, zaten gereksinmemiz olan bir armağanın, paketinden çıkışını sahte bir merakla bekliyoruz…

BABA

  • 13 Haz 2009

 

 

                                                                                                                        Babalar Günü İçin

Büyüklüğün ve uzaklığın adı olmuş baba ..

Aslında nice büyük sevgileri ve  alabildiğine yakınlığı barındıran sözcük, gerçek anlamından soyunmuş dilimizde ve başka başka şeyler anlatır olmuş. Kitaplarda, şarkılarda oluk oluk anamıza akıtmışız da sevgiyi, baba yüreğine birkaç damlayı çok görmüşüz ..

Günlük yaşantımızın çok uzağında, elle tutulup gözle görülmeyen bir kavram olan devlete, yanı başımızdaki babamızın adını uygun görmüşüz. Yüzyıllar boyunca öylesine abartmışız ki bu yanlışı; babamızı, yöneten, sorumluluklar yükleyen, çoğunlukla da isteyen bir kurumla özdeşleştirmişiz. Sevgi verip sevgi beklemekten öte hesabı olmayan babalarımıza, uygun gördüğümüz elbiseleri biçip, bilinçsiz bile olsa dışsallaştırmışız ..

Giderek, pek de sevilmeyen güçlerin adı olmuş baba …

Devlete, ulusun babası sıfatını yakıştırdığımız yetmemiş, uluslararası düzeyde babalar aramışız. “Madem ki dünyada gücün simgesi Amerika’dır” deyip, adını “Dünyanın Babası” koymuşuz. Gücü abarttıkça sevgiden, simgelere takılıp kaldıkça sözcüğün gerçek anlamından uzaklaşmışız. Uluslararası toplumda yaşananın, üvey baba-üvey evlat ilişkisi olduğunu bir türlü anlayamamışız ..

Güç ve baba sözcüğünü o denli bir arada kullanmışız ki, gücün niteliğini bile göz ardı etmeye başlamışız. Toplumun temeli dediğimiz, ailenin temel taşlarından birisinin adını, toplum yaşamının kurallarını hiçe sayan çetelerle bir tutmuşuz. Faaliyet alanı kan, göz yaşı, uyuşturucu ve silah  olan yasa tanımazlardan, “Baba” diye söz etmişiz. Çeteleri sevimli kılmış, babalarımızın yüreğini bir kez daha yaralamışız ..

Bugün, babalar günü ..

Hani şu çok sevdiğimizi söylediğimiz babalarımızın ..

Onların bir türlü gösteremediği, erkekçe, ciddi, utangaç sevgilere karşılık vermenin vaktidir şimdi. Büyüklüğün ve uzaklığın adı kıldığımız  babamızı, çok eskilerde kalan yerlerine oturtmanın vaktidir ..

Kitaplarda ve şarkılarda adı geçmeyen, ana sevgisinin yanı başındaki, boynu bükük baba yüreğini sevgiyle doldurmanın günüdür  bugün. Erkekçe, ciddi, utangaç ve saklı sevgiler gün ışığına çıkmalı, evlerden sokaklara taşmalıdır. Baba sözcüğünü, güçten, uzaklıktan ve heybetten kurtarıp, sevginin yanına yazmanın  vaktidir şimdi. Babalar gününü, gerçek babaların günü kılmanın vaktidir ..

“ANA”

  • 13 Haz 2009

                                                   

                                                                                                                                    Anneler Günü İçin

İşte yine size geldik ..

Artık kocaman birer adam olduğumuz halde, her dara düştüğümüzde yaptığımız gibi çaldık kapınızı .. Biliyorduk ki o kapının ardında derya gibi bir yürek vardı ve bize hiç “hayır” dememişti ..

 

Kimi gün yorgun, kimi gün başarısız, mutsuzduk çoğunlukla .. Eşimizle kavga eder, sevgilimiz tarafından terk edilir size koşardık. Öylesine alıştırmıştınız ki bizi engin gönlünüze, sizin de mutsuzluklarınızın olabileceği aklımızın köşesinden bile geçmezdi. Hep ister, hep de alırdık ..

 

İlk adımımızı sizinle atmış, ilk hecelerimizi size söylemiştik .. Daha adınızın “anne” olduğunu bile bilmeden, siz öğretmiştiniz bizim için “vazgeçilmez” olduğunuzu. Çatık kaşlı babalarımıza derdimizi siz anlatmış, kim bilir hangi gereksinmenizden kıstığınız küçük birikimlerinizle çoğaltmıştınız bir türlü yetmeyen harçlıklarımızı. Mahallede sopa yiyip size koşmuş, karnemizdeki kırıkların “babaya izahı” görevini size yüklemiştik ..

 

İşiniz çok zordu ..

Siz tam büyüdüğümüzü sanırken, çocukluktan delikanlılığa ya da genç kızlığa geçiş sıkıntılarımız başlamıştı. Bir yandan dünyayı, bir yandan da kendimizi tanımaya uğraşırken, bir biri ardına yanlışlar yapıyorduk .. Siz, bizim üzülmememizi sağlamaya çalışırken, biz sizinle sürekli kavga ediyorduk. Tek doğru bizdik ve sizler geri kafalıydınız ..

 

Boyumuz ve yaşımızla birlikte sorunlarımız da büyümüştü. Üniversiteyi kazanamıyor, iş bulamıyorduk. Siz, yıllardır yaşadığınız umutsuzluklara inat bizim umutlarımızı tazeliyordunuz. Biz, her başarısızlıkta daha hırçın, daha kavgacı olurken, siz daha hoşgörülü, daha vericiydiniz ..

 

Gençliğinizi yiyip bitirmiştik ..

Sizler anne-baba olma yaşına geldiğimizde sizin beliniz çoktan bükülmüştü .. Bir de aranıp sorulmaz olmak vardı ki sormayın gitsin .. Artık kapınız çok ender çalınıyordu. Ve kapıyı her açışınızda, bir yığın derdi beraberinde getiren bizleri buluyordunuz. Bu yaşımızda halen ve sıkılmadan size sığınıyorduk. Sizinse sığınacak kimseniz yoktu ..

 

Bugün bir başka çalıyoruz kapınızı ..

Tek tek kendi analarımıza ve Anadolu’nun tüm analarına karşı son derece mahcubuz .. Elimizdeki çiçekleri, bu çok gecikmiş özrün nişanı olarak kabul edin ne olur .. Bu ülkede artık ne Cuma, ne de Cumartesi anneleri olsun istemiyor, ayaklarınızın altındaki Cennet’ i kendi ak sütünüz gibi

helal ediyoruz ..

                                                                    

 

                                                                                                                Ahmet Taner Kışlalı İçin

 

Biz, bu sabahları da iyi biliriz, sabahların yırtıp attığı geceleri de, o gecelerin karanlığında kimlerin at oynattığını da ..Gözü yaşlı sabahlara çok uyandık çünkü, canımızdan çok can koparıldı ve ağıta bulandı yeryüzü ..Ağzı salyalı, eli kanlı katiller, aldıkları bir ölüm emrini daha  yerine getirip gündüz uykusuna yatarken, biz, onların irin ve kusmuk gölüne çevirmeye uğraştıkları bir sabaha daha, karanfiller ve türkülerle uyanıyorduk ..

 

Ecel, kahpece, haince gelmekten utanır olmuştu da, caniler bıkıp usanmamıştı bu tescilli kalleşlikten .. Kayıtlara fail-i meçhul diye geçen cinayetlerin failleri, aslında herkesin malumuydu. Onlar, karanlık kuytularda kümelenen, karanlıktan öte yaşam alanları ve ufukları olmayan zavallı birer yarasaydılar. Ne ki aranan, hep tetiği çeken ya da bombayı koyan bu zavallı yarasalardı. Üzerine gidilmesi gereken ise,  kör yarasalar gibi sağa sola bilinçsizce saldıran bu tetikçilerin iplerini elinde tutan karanlık tüccarlarıydı ..

 

Yine gözyaşıyla uyandık 21 Ekim sabahına .. Bildik ellerin tezgahladığı hiç de yabancısı olmadığımız oyun, bu kez  Ankara’da sahnelenmişti ve toprağa düşen, Ahmet Taner Kışlalı’nın bedeniydi .. Şarapnel taneleri yüreğimize gömüldü, kanadı yüreğimiz, parça parça oldu ..Kötü bir düşten uyandığını sanan Ankara, gözlerini yeniden kapamak istedi. Ahmet Taner Kışlalı’nın yüreği son çırpınışlarıyla tutunmak isterken yaşama, Türkiye Cumhuriyeti’nin yüreği Ankara, kan ağlıyordu ..

 

Ölümden öte köy yok sanırken zavallı yarasalar, nice ölümlerin öldüremediği değerler dimdik ayaktaydı Ahmet Taner Kışlalı’nın toprağa düştüğü yerde .. Sonbahara inat, pırıl pırıl bir güneşin aydınlattığı Çayyolu, Kışlalı’nın sevenleri ve öğrencilerinin taşıdığı ışıkla göz kamaştırıyor, Çayyolu’ndan taşan aydınlık, yarasaların karanlık kuytularına kadar uzanıyordu. Kışlalı, çağdaş uygarlık yolunda şehit düşen dostlarının yanında yerini alırken, Çayyolu da türküler, mumlar ve karanfillerle bezenip, yeni bir simgesi  oluyordu demokrasi mücadelesinin. Tıpkı Uğur Mumcu sokağı gibi ..

 

Sevginin adıydı Ahmet Taner Kışlalı, tıpkı Uğur Mumcu gibi.

Hoşgörü adamıydı tıpkı Bahriye Üçok gibi.

Cumhuriyet ilkelerinin üzerine titrerdi tıpkı Abdi İpekçi gibi.

Atatürkçüydü, tıpkı Muammer Aksoy gibi.

Türkiye’yi ve Türk halkını cümle sevgilerin üzerinde severdi tıpkı Çetin Emeç gibi,

tıpkı Onat Kutlar gibi,

tıpkı Atatürk gibi …